Kent suçu nedir?

Ünlü karikatürist Umut Sarıkaya bir karikatüründe İstanbul’un Mecidiyeköy semtinden, yeterince parası olmayan fakir ülkelerin cehennemi olarak bahseder. “Düşük bütçeli cehennem” der Mecidiyeköy’e. İstanbul’un en iç sıkıcı yerlerinden biridir gerçekten de Mecidiyeköy. Bir çirkinlik abidesi gibi durur öyle. Mecidiyeköy’den sadece geçersiniz. Çünkü orada zaman geçirmek katlanılması zor bir şeydir. Semti boydan boya keserek geçen D-100 viyadüğü hem bitmeyen bir gürültü kaynağı hem de ışığı kesen bir beton duvar işlevi görür. Mecidiyeköy’e dayanmak zordur.

Ve maalesef, İstanbul’da benzer “düşük bütçeli cehennem”lerin sayısı da öyle pek az değildir. Mecidiyeköy’den sonra Aksaray gelir bana göre. Yine semti boydan boya kesen viyadükler, yol bağlantıları vs. Aksaray’ı da insani bir yer olmaktan çıkartmıştır.

O bağlantı yollarının, viyadüklerin ve köprülerin tek zararı ışığı kesmesi ya da büyük bir gürültüye neden olması da değildir sadece. İstanbul’un en güzel tarihi binalarını, denize açılan sokaklarını, esen rüzgârını ve gökyüzünü görülmez, hissedilmez kılar. Sadece bu iki yer de değil üstelik, Sirkeci, Karaköy, Tophane hepsi benzer bir çirkinliğin kurbanıdır.

Üstelik trafiği rahatlatsın diye yapıldığı iddia edilen bu yol, köprü, viyadük düzenlemelerinin trafiği rahatlatma konusunda en ufak bir katkısı da yoktur. Günün herhangi bir vaktinde bu semtlere yolu düşen biri bunu gayet net görür.

Biz Türk halkı olarak bu ve benzeri meseleleri biraz sızlanma, biraz da espri ile dile getirsek de bunun aslında ne büyük bir sorun ne büyük bir “hak gasbı” olduğunun pek farkında olmayız. Oysa insanlar için yaşanılabilir bir şehir, “kent hakkı ve çevre hakkı” başlığı altında yer alan bir insan hakkıdır sonuç itibarıyla. Dolayısıyla, Mecidiyeköy, Aksaray ve benzerleri de birer “düşük bütçeli cehennem” değil bir insan hakkı gasbı ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur.

İhalecilik ve kent suçu

Kent suçu demişken, bu haftanın en önemli siyasi tartışması “HDP’ye bakanlık” tartışmasıydı. Önce Gürsel Tekin konuştu. İyi Parti’den sert bir tepki geldi. Bunun üzerine Barış Yarkadaş mealen “İyi partililer HDP oylarıyla ile kazanılan belediyelerden ihale alıyor” dedi. İyi parti ayağa kalktı. Parti Genel Sekreteri Uğur Poyraz, Yarkadaş hakkında suçu bildirmeme” ve “iftira” suçlarından dava açtı.

Bunun üzerine Yarkadaş “Koray Aydın ve Yavuz Ağıralioğlu’na yakınlığıyla bilinen Samsun Milletvekili Bedri Yaşar, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nden 107 milyon liralık ihale aldı” dedi. Ankara Belediyesi ise “biz ihale vermiyoruz. Canlı yayında şirketler kazanırsa alıyor” açıklamasıyla ihalelerdeki şeffaflık sürecine vurgu yaptı.

Üst üste gelen açıklamaları buraya yazsam yer kalmayacak o yüzden özetlemeye geçiyorum. İyi Partililer özetle şunu söylüyor:

Eğer ihale İyi Partili olduğu için birine verilmişse bu hem suç hem de etik bir problemdir. Ama bir iyi Partilinin şeffaf bir şekilde yapılan bir ihaleye usulünce katılımında bir sorun yoktur. Bu etik bir problem değildir.

Bana sorarsanız, bir parti milletvekilinin, ortak olduğu şirketi ile, yönetiminde aynı siyasi gelenekten gelen (hatta resmen olmasa da aynı partili sayılabilecek) bir belediyenin ihalesine katılmasında nasıl etik bir problem olmaz anlamak mümkün değil.

Bu açık net bir etik problemdir. O nedenle birçok ülkede belirli düzeydeki parti yöneticilerinin ve milletvekillerinin -hele hele bakanları ve başbakanların- ekonomik ilişkilerine çok katı kurallar konulmuştur. Siyasiler çoğu zaman ihale salonlarının yakınından bile geçemez. Onların varlığı bile başlı başına siyasi baskı ve ihaleye fesat karıştırma olarak kabul edilir.

Hep beraber şaşırsak bir kere de, olmaz mı? Çünkü bakın etrafınıza kent suçu olarak tanımladığımız tüm bu yapılar aslında bu “şaşırmadığımız” sürecin sonucu. İhalecilik kent suçuna, kent suçu da insan hakkı ihlaline yol açıyorsa sonuç olarak ihalecilik de bir insan hakkı ihlalidir ve insanlığa karşı işlenmiş suçtur.

Kent suçu ve Anayasa

Bari son olarak şunu da ekleyeyim; kent suçu aynı zamanda anayasal bir suçtur. Çünkü Anayasa’da ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde her vatandaşın yaşamaya uygun bir çevrede bulunma hakkına sahip olduğu açıkça vurgulanmıştır.

İnsanın sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı vardır. İnsan hayatına yaraşır barınma hakkı vardır. Yiyecek ve yeterli suya erişim hakkı vardır. Bu hakkı kullanırken de çevre ve doğanın düzenini koruma sorumluluğu vardır. Yani bu hakka sahip çıkmak aynı zamanda hukuka ve anayasaya da sahip çıkmaktır.

Haftanın tespiti

Yaklaşık yedi yıl önce İstanbul Moda’ya yerleşen İtalyan gazeteci Lorenza Mussini Gazete Kadıköy’ün web sitesinde yayınlanan röportajda şöyle demiş:

“Bence Türkiyeliler (kendi terimi) normal bir hayatı hiç görmediklerinin farkında değiller. İtalya da cennet değil ama bazen kendini bırakabilirsin. Türkiye’de hep gerginsin. Hep bir şeylere dikkat etmelisin.”

Kadın haklı.

Ve “bir sal beni” sözü ne kadar doğru.
 
Üst Alt